Sabah saatlerinde Akrep burcunda bir yeniay yaşayacağız. Yeniay, bize yükseklerde havalanırken dipleri görmeyi, ‘hep’ diye tuttururken ‘hiç’ oluvermeyi anlatacak.
Avucumuzdan kayıp gidenleri bırakırken, üzerinde durduğumuz zemine sıkıca tutunmayı, hayata biraz olsun güvenmeyi, kaçınılmaz bir döngüye teslim olmayı hatırlatacak bize.
Bu yeniay, “-mış gibi”lerden soyunup arınmayı anlatıyor. Sırtımızı yasladıklarımızı da, boş yere sırtlandıklarımızı da yerlerine bırakacak, belki yükseklerden yere düşerek netleşeceğiz. İçimizdeki o hep ‘kazanan olma’ inadını kırmayı öğreneceğiz.
Yeniay anında, yükselen yöneticisi Jüpiter, yeniayın dispozitörü Mars ile bir arada; her ikisi de Aslan’da ve Güney Düğüm’le kavuşuyor. Yeniay, Aslan’daki bu toplaşmaya kare açıyla bakıyor:

Aslan’ın hakim olmak isteyen, Akrep’in kontrol etmek isteyen ve her ikisinin de ‘kaybetmekten ölesiye korktuğu için bir türlü vazgeçemeyen’ tavrının ardında gizli kibre işaret ediyor!
Kendi sistemine saldıran bir hücre gibi, bir vakit bizi korusun diye zırh edindiğiiz egonun ihtiraslarına kapılıp, artık size zarar vermekte olan bir oyuna devam etmekte ısrar ediyorsanız, bilin ki kaybedeceksiniz.
Uranüs, halihazırda retro olan Merkür’e 150'lik açıyla bakarken “henüz bilmediğin bir şeyler var ve ben bunları senin karşına bir anda çıkaracağım” diyor.
Satürn, haritanın dip noktasından geçerken ‘bu iş böyle gitmez’ diye masaya vuruyor. Merkür’e 150'liği ‘aslında çok iyi bildiğin o gerçek var ya, işte onu bilmen artık yetmiyor, eyleme geçmeni istiyorum’ diyor, ‘yoksa ben seni zorla da olsa yola sokarım.’
Geçmişte sırf o an ‘başa çıkamayacağı için’ görmezden geldiği gerçeklerle şimdilerde acı bir hesaplaşma içerisinde olan retro Venüs, Şiron’la karşıtlığı neticesinde kalbindeki en derin kesikle ve bıçağın sahibiyle yüzleşiyor.
“Bıçağı size dokuz santim saplayanın, bıçağı altı santim geri çekmesi lütuf değildir.”
Yeniayı yöneten Mars, Aslan hattının en sıkıntılı sabit yıldızı Pherkad üzerinde, bizzat kendi eliyle kendine zarar veren, kibrinin ve hırslarının peşinde koşarken ayağı takılıp düşen birini tasvir ediyor... Sanki bu yeniay, bir türlü göremediğimiz kör noktaları aydınlatıyor: ‘Hep senin için orada olacağına, hep sadık kalacağına, sözünde duracağına, artık değiştiğine ya da bir gün düzeleceğine ve en tehlikelisi de onu yönetebileceğine inandığın kim/ne varsa sana tek tek sorgulatacağım’ diyor! Mars’ın Jüpiter’le olan kavuşumu, önündeki gerçeğe körleşmiş bu mekanizmayı iyice köpürtüyor. Haklı çıkma saplantımız ve asla kaybetmemek üzerine girdiğimiz o kazananı olmayan bahis, bizi uçsuz bucaksız bir girdap gibi içine çekiyor!
Tam da bıçağı ele geçirip kontrolü yeniden ele aldığımızı sandığımız o sarhoşluk anında esas düşüş başlıyor. Kendimizi en erdemli ve dokunulmaz, karşıdakini de en aciz ve kolay lokma gördüğümüz an, can evimizden vuruluyoruz. ‘Şüphe duy,’ diyor Akrep yeniayı, ‘şüphe duy…’ Ama önce kendinden, kendi gücünden ya da güç zannettiklerinden.
Böylesi bol retrolu dönemlerde, her şey birden oluverir. Sırlar açığa çıkar, kalp gerçekle yüzleşir. Ansızın bir şimşek çakar, bir kitap yere düşer, bir ampul patlar ve ayılırız. Alt üst olmuş bir düzenin yasıyla kavrulurken, ufukta incecik bir ışık huzmesi belirse de biz bunu henüz göremeyiz, kim bilir belki de görmek istemeyiz.
“Bazen hayattaki en zor şey, hangi köprüyü geçip hangisini yakacağını bilmektir.”
Bazen, güvendiğimiz dağlara karlar yağar ve kendimizi bir uçurumun kenarında buluruz.
Bazen kendimizi güvenle bıraktığımız kollar bizi uçurumdan aşağı bile isteye yuvarlar.
Bazen sağlam bir duvara yaslanırız; bir süre sonra o yıkılmaz sandığımız duvar üstümüze çöküverir, enkaz oluruz.
En zor anımızda bir halata tutunur, hayata sarılırız ama o halat boğazımıza dolanmışsa, artık nefes alamayız.
İşte böyle anlarda ‘kaybetmeyeceğim’ diye inat ederek iyice dibe batmak yerine anlamalıyız: yanlış ata oynamaktayız.
Hayat içine güvenle sığabileceğimiz tek sığınak. Hayat, bizi sonsuza dek kollarında büyütecek en yüce kaynak. Ama hayat uyanık ve her daim kendilik bilinci içerisinde olmamızı talep ediyor. Geçici güven ve konfor alanlarına, maddeye, duygulara, sözlere ve zihne tutunup hakikatten kaçmamızı istemiyor.
Bu yüzdendir ki, hep en güvendiğimizle sınanıyoruz. Sahip olduğumuza en emin olduğumuz kayıp gidiyor avuçlarımızdan. Çünkü güven, aidiyet ve sevgi uğruna kendimizden vazgeçiyoruz. Farkındaysanız, hava hep günlük güneşlikken şimşekler çakıyor üstümüzde: hayat kendi planlarını hatırlatmanın bir yolunu her zaman buluyor.
Gökyüzünün en ihtişamlı yıldızı Spica ile parlayan Venüs, Kuzey Düğüm’e sevgiyle uzanırken, kendi köklerimizden güç alarak yaratacağımız umut dolu bir geleceğe kement atıyor. Spica’nın ışığı, saf bir sevgi içermeyen ve sürekli tek taraflı bir mücadele gerektiren herhangi bir ilişkinin/durumun tükenmişliğinden arınarak, yeni bir yaşam kurgusuna doğru ilerlememizi teşvik ediyor. Kendine ve hayatın getireceği olasılıklara güvenerek, kimseye borçlu olmaksızın, artık sana ait olmayanı vicdan rahatlığı içinde geride bırakarak, huzursuz gecelerin yürek çarpıntısından azade, bu geleceğe yüzde bin beş yüz ‘evet’ diyerek ilerlemeyi seçebilirsin şimdi. Ya bu bataklığa saplanmayı, ya da yıldızlara uzanmayı seçeceksin. Arası yok.
Öyleyse hoş geldin yeniay, hoş geldin kör inançlarımızın dağılışı, hoş geldin sırf kaybetmemek için nelere katlandığımızın farkındalığı, hoş geldin daha iyisi için zaruri olan o yıkım ve dönüşüm, hoş geldiniz unutulan gerçekler ve fark edilen yalanlar.
Yükseklerden yere düşmenin ama sonunda hakikate uyanmanın hazzı hoş geldin.
Avucundakileri bırak, bildiklerini unut, kanadını değil inadını kır! Teslim ol ilişkilerin ve yaşamın o kaçınılmaz doğum/ölüm döngüsüne. Yer aç yeni olasılıklara ki, doğsun o incecik ışık huzmeleri içine tek tek.
Özgürlükler içinde, sevgiyle ve ışıkla..
Ceren Yalçın Kaplan, Astrolog ve Eğitmen
Aylık gökyüzü notları, doğum haritası analizi ve butik astroloji eğitimleri.